Çocukken yaptığımız en küçük şeyin bile fark edilmesini isteriz.
Bir resim çizeriz, hemen “Bak anne!” deriz.
Ya da koşup babamıza sorarız: “Hızlı koştum, gördün mü?”
Aslında bütün mesele o an görülmektir — sevilmekten bile önce.
Heinz Kohut, buna “aynalanma” der.
Çocuğun kendiliğini kurabilmesi için, anne-baba tarafından takdir edilmesi,
fark edilmesi gerekir.
Çocuk yanlış da yapsa, o anda biri “Aferin, denedin!” diyebilmelidir.
Bu basit cümle, onun iç dünyasında dev bir yapı inşa eder: “Ben değerliyim.”
İnsan iki kanatla büyür — biri annedir, diğeri baba.
Anne, “Sen güzelsin, akıllısın, yeterlisin.” der; çocuk kendini aynalanmış
hisseder.
Baba, “Ben yanındayım, seni korurum.” mesajını verir; çocuk güvende hisseder.
Bu iki kanat sağlamsa, çocuk uçar.
Ama eğer biri eksikse, yetişkinlikte bir boşluk kalır.
O zaman insanlar farklı biçimlerde “beni görün” derler.
Kimi abartılı konuşur, kimi sürekli gösteriş yapar, kimi aşırı çalışır, kimi
herkesin yardımına koşar.
Bütün bunlar, farkında olmadan çocukken duyamadıkları bir cümlenin peşindedir:
“Aferin, sen yeterlisin.”
İçinde o sesi duymayan kişi, dış dünyada hep güçlü figürlere tutunur.
Bir lidere, bir cemaate, bir futbol takımına, bir siyasi gruba...
Çünkü eksik kalan babayı, kayıp olan aynayı bulmak ister.
Ama gerçek aynalanma dışarıda bulunmaz.
O, kendi içimizde “Artık ben görüyorum seni.” diyebildiğimiz anda başlar.